Semyon Aralov’ın anıları sansürsüz yayınlandı: Atatürk’ün sırları

Milli mücadelenin en ateşli günlerinde Sovyetler Birliği’nin Ankara Büyükelçisi olarak görevlendirilen Semyon Aralov, Türkiye’de görev yaptığı yıllardaki tanıklıklarını yaklaşık 40 yıl gecikmeli olarak kaleme almıştı.

Aralov’un Bir Sovyet Diplomatının Türkiye Anıları başlığıyla yayımlanan kitabı, 1967 yılında ilk kez Türkçeye çevrildiğinde TCK 141 ve 142. maddelerinin korkusuyla kitaptan çıkarılan bölümler, İş Bankası Kültür Yayınları tarafından yapılan yeni baskılarda kitaba eklendi.

Aralov, anılarında Mustafa Kemal Atatürk ile cephede ve cephe gerisinde yaptığı özel görüşmeleri de yazdı.

Atatürk bir görüşmelerinde, Aralov’a, “Biz bir Halk Partisi kuruyoruz. Bu partinin yardımı ile de halk düşmanlarını yenmeyi umut ediyoruz. Partimize düşmanlarımız da sızıyor, ama bunlar meydana çıkarılacak” demiş ve eklemişti: “Türk milleti gelecekte bunu bir an bile unutmamalıdır.”

Aralov’un Rusya’ya dönüşünden hemen önce Atatürk, Latife Hanım ile birlikte elçiliğe bir veda ziyaretinde bulunmuş ve Latife Hanım’a dönerek, “Hanım, bir veda müziği olarak bize Çaykovski’nin şu güzel romansını çal” demişti.

Aralov o anları şöyle not etmiş: “İçeriye girdik. Batmakta olan güneşin son ışınlarının kızıla boyadığı açık pencereli büyük salonda, küçümen bir kadının güçlü ve usta ellerinin altından büyüleyici melodiler yayılıyordu.”

Aralov Atatürk’le geliştirdiği dostluk vesilesiyle onu yakından gözlemleme şansı bulmuş ve anılarının son sayfalarında dostu Mustafa Kemal’i şöyle tarif etmişti: “Gazi ince, duygulu yaratılışlı bir insandı. Yurduna, halkına olan sevgisi onu, Türkiye’nin düşmanlarına karşı amansız bir mücadele için gerekli olan sert, sağlam bir karakter edinmek zorunda bırakmıştı.”

İşte Aralov’un anılarından öne çıkan bölümler:

NASREDDİN HOCA TÜRBESİ’NDE

Akşehir küçük, rahat, yeşillikler içinde bir kasaba. Karargâh, kasabanın en iyi evlerinden birinde olup, bütün konforuyla, Avrupa usulünce döşenmişti. Akşehir Yunanlılar tarafından işgal edilmemişti. Ama, kenar mahallelerdeki evlerin çoğu, topçu ateşiyle yıkılmıştı. Sabahleyin Akşehir mezarlığına gittik. Türk halk hicivcisi Nasrettin Hoca’nın mezarı da orada bulunmaktadır. Hocanın mezarı büyük bir saygı görmekte, çevresinde her zaman bir kalabalık görülmekte, burası bir çeşit ziyaret yeri sayılmaktadır. (…) Mezarın üzerinde, çoğu Nasrettin Hoca’nın fıkralarından alınmış yazılar vardı. Bazılarını bizim için tercüme ettiler: “Yalan hiçbir zaman halka hâkim olamaz, hakikat üstün gelir”, “Halkın belleğine hüküm geçmez.” Bize eşlik eden Türk, sonuncu söze şunu ekledi: “Ne Sultan’ın ne emirin ne de zenginlerin hükmü geçer.” Bazılarının söylediklerine göre, bu mezarda kimse yokmuş. Kurnaz Nasrettin Hoca bu mezarı kendisi yaptırmış ve öldüğünü etrafa yayarak, bir yerlere çekip gitmiş.Gece Mustafa Kemal, Nasrettin Hoca’nın serüvenleriyle, onun padişahların, hocaların, zenginlerin hileciliklerini meydana vuran davranışlarıyla ilgili fıkralar anlattı. Bütün bunlar çok ilginçti.

ANADOLU’DA BİR RUS KÖYÜ

Bir gün Mustafa Kemal’le konuşurken, paşa bana ve Abilov’a dönerek, “Akşehir’den pek de uzak olmayan bir yerde, Cigidiya adlı bir Rus köyü olduğunu biliyor musunuz?” dedi. “Oraya gitmek ister misiniz? Size bir kılavuz veririm.”Nasıl Rus köyü? Nereden gelmişler?”

“Çok basit… Sizin Birinci Nikola zamanında tarikatlar takip ediliyormuş. Tarikata bağlı olanları asıyor, hapse atıyor, sürgüne gönderiyorlarmış. Rusya’nın güneyinde de tarikatlar varmış. Çarlık hükümetinin takibatından kaçan tarikat mensupları Romanya’ya, oradan da Türkiye’ye sığınmışlar. Müslüman Türkiye onları barındırmış, kendilerine toprak vermiş.”Cigidiya’da geniş sokaklar, ahşap ve sac kaplı damlarında, eski bacalarının üzerinde leylekler bulunan, yüksek damlı güzel köy evleri gördük. İki otomobilin gelişi, köy halkı arasında bir şaşkınlık yarattı. Halkın çoğu evlerine saklandı. Köyün tam ortasında durduk. Kocaman kızıl sakallı yaşlıca iki köylü yanımıza yaklaştı. Rusya’dan bir elçinin geldiğini öğrendikleri zaman, önümüzde saygıyla eğildiler. Onlardan biri, orada toplanmış olan çocuklara seslenerek, “Koşun, babalarınızı buraya çağırın!” dedi. Bütün evlerden insanlar çıkmaya başladı. (…) Aramızda, eski Rus şivesi kokan, gerçek Rus dili ile bir konuşma başladı. Muhtar, burada Rusların çok eskiden beri oturduğunu bildirdi. Bunlar Nekrasov tarikatına bağlıymışlar… Bunların söylediğine göre, deniz kıyısı köylerinde yerleşen daha başka Ruslar da varmış. Bunlar balıkçılıkla geçiniyorlarmış. Türkler bunlara kötü davranmıyorlarmış. Nekrasovcular, bütün Rus gelenek ve göreneklerini korumuşlar. Köy kızlarından yalnız bir tanesi bir Müslüman’la evlenerek köyden gitmiş…

(…) Konuştuğumuz kişilerin anlattıklarına göre köylülerden bazıları, adamakıllı rakı içiyorlarmış. Şimdi artık Nekrasovcu Türk uyruklu gençler Türk ordusunda askerliklerini yapıyorlar.

PARTİMİZE DÜŞMANLARIMIZ DA SIZIYOR

Mustafa Kemal, “Hedefimize, ikna ve cephelerde kazanılan pratik zaferler yoluyla ulaşıyoruz” dedi, “(…) Biz bir Halk Partisi kuruyoruz. Bu partinin yardımı ile de halk düşmanlarını yenmeyi umut ediyoruz. Partimize düşmanlarımız da sızıyor, ama bunlar meydana çıkarılacak ve maskeleri yüzlerinden indirilecektir. Gericiler, milli hareketin temeline bomba koymak istiyorlar, ama bunu başaramayacaklardır. Feodaller nice çeteler, nice isyanlar örgütlediler! Bütün bunlar İttihat ve Terakki Partisi’nin artıkları, İngiliz Muhipleri Cemiyeti ve daha başka gerici örgütler aracılığıyla iş gören Curzon, Lloyd George ve öteki emperyalistlerin önderliği ile yapılmaktadır. Ama halk, gericiliği frenlemekte bize yardım etti. Bütün Anadolu ateşler içinde yandığı zaman siz henüz burada değildiniz. İngiltere’nin çeşitli ajanları, Enver Paşa’nın ve padişahın adamları, yer yer ayaklanmalar çıkarıyorlardı. İngiliz hükümeti Yunan ordusuna, Anadolu’nun şu ya da bu bölgesini işgal emrini veriyordu. Her yanda çeteler kuruluyordu.” (…) “Türk milleti gelecekte bunu bir an bile unutmamalıdır” dedi Mustafa Kemal.

BAŞLADIĞIM İŞİ KİM SÜRDÜRECEK?

Bir gün, Mustafa Kemal’in Çankaya’daki köşkünde karşılıklı çaylarımızı içerken, geçmişlerimizden söz açıldı. Kaç yaşında olduğunu Kemal Paşa’dan sordum.

Mustafa Kemal, “1880 yılında Selanik’te doğdum” dedi.

Şaşırmıştım. Mustafa Kemal, “Niçin şaşırdınız?” diye sordu.

“Sizinle aynı yılda doğmuşuz,” dedim, “ben de 1880 yılında Moskova’da doğdum.”

Mustafa Kemal Paşa gülümseyerek, “Demek sizinle akran oluyoruz” dedi. Doğumunun ayını, gününü söyledi.

“Henüz çok gençsiniz” dedim “ama muzaffer bir generalsiniz. Büyük işler başardınız, ölüm döşeğindeki bir millete can verdiniz, onu emperyalizm boyunduruğundan kurtardınız. Milletiniz bunu takdir edecektir.”

Mustafa Kemal, “Evet, doğru,” dedi, “ama benim başladığım işi kim sürdürecek? Size birçok defalar anlatmıştım, benim böbreklerim hasta. Böbrek hastaları uzun yaşamazlar. Ben bunu çok iyi biliyorum. Millet, liderler ortaya çıkaracaktır. Bundan hiç kuşkum yok. Ama bunlar, sayısı pek çok olan düşmanlara karşı koyabilecekler mi? Bu beni korkutuyor. Zaman zaman büyük zorluklarla karşılaşıyorum.

Sinan Acıoğlu

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir